16 Aralık 2010 Perşembe

Çocuklarımız Anlıyor


Kişi yoksul olunca iyilikleri bile aşağılanır. Oysa güçlü olan, altını olan kimselerin, “kötülükler”i, “sanat” olarak görülür, “saçmalıklar”ı “önemli sözler” misçesine dinlenir, yersiz. Tiksindirici geğirmeleri, felsefe, bilim, din olarak anlaşılır, “soğuk, ilgisiz şakaları” bile dinleyicileri gülmekten öldürür.
            Uluslar da böyledir.
            Biz Müslümanların, parası, gücü olduğu dönemlerde, İspanyol ve İtalyan üniversite öğretim görevlileri ile Avrupalı filozoflarla bilginler ders vermek istediklerinde, bizim mollalarımızın hırkaları ile cübbelerini üzerlerine alır, kendilerini, İbn-i Sina, Razi ile Gazali’ye benzetirlerdi.
            Yine, bizim üniversite öğretim görevlilerimizin bugün, törenlerde giydiği giysilerde Batılılardan alınıyor. Kendilerini Kant’a, Descartes’e benzeterek İspanyol, İtalyan, Fransız, İngiliz üniversite öğretim görevlileri gibi biçimlendirmek istiyorlar.
            Hıristiyan zanaatçılar, Avrupa’da, göz boyamak istediklerinde mallarının üzerine “Allah” markası basarlardı. Yani, bu Avrupa yapımı değildir. Belh, Buhara, Tus, Rey, Bağdat, Şam, Mısır, İstanbul, Gırnata, Kurtuba, Endülüs yapımıdır. Haçlarının üzerine bile “Allah” markası basarlardı.
            Haçlı savaşları olunca onlar bizi kıyımdan geçirdiler, biz ise birbirimizi kıyımdan geçirdik. Hıristiyanlar ve Yahudiler bir oldular, Müslümanlar ise yüz bölüme ayrıldılar. Sünnî Şiî’yi, Şiî Sünnî’yi, Türk İranlı’yı, İranlı Arap’ı, Arap Berberî’yi, Berberî Tatar’ı kıyımdan geçirdi. Yine kendi aralarında, çekişme, düşmanlık, kötümserlik, savaş, tartışma… uzun boylu, başı yukarıda olanlar, başı aşağıda olanlar, kimi şeyh, kimi sofu, kimi gerici, kimi ilerici…
            Dünya haritasını önüne koy. Fars Körfezi’nden İspanya’ya bir çizgi çiz, oradan Çin’e başka bir çizgi daha çiz. İşte bu üçgen “İslam Yurdu”ydu: Bir millet, bir inanç, bir kitap.
            Şimdi ise?
            Bir mezhebin, bir dilin, bir yerin Müslümanları, bir mescitte yedi türlü “toplu” namaz kılıyor.     
            Kardeşler arasında yetmiş iki ulus savaşları başladı. Bütün uluslar İslam’ı bıraktı, ölmüş öykülerin, eski örenlerin, çürümüş kemiklerin ardına düştü… “Tanrı”yı unuttular, yerine “Toprak”ı koydular.
            Hepimizin başını, toprak oyunu, kan oyunu, bölüklere ayrılma, topluluklara ayrılma, anlamsız savaşlar, gereksiz düşüncelerle bağladılar. Hepimizi ninnilerle uyuttular, Batılılarda Moğollar gibi: “Geldiler, yaktılar, götürdüler…”
            Ancak gitmediler.
            Biz ise, ya başız kendimize bağlıydı da görmek istemedik, ya birbirimize düşmüştük de göremedik.
            Ya da hepten cahiliye dönemine, gömüt arkalarına dönmüştük de, yoktuk da görmedik.
            Onlar uyandı, biz uyuduk. Hıristiyan ile Yahudiler bir oldu, biz yüz olduk. Onlar, varlıklanarak güçlendiler, biz yoksullaşarak güçsüzleştik.
            Durumumuz ise;
            Bir bölümümüz, eski çekişmeleri sürdürüyor, yeryüzünde neler olup bittiğini bilmiyordu.
            Yeryüzünün kimlerin elinde olduğunu anlamayan başka bir bölümümüz ise oturmuş, maymunlar gibi beyefendileri izliyor, onlar ne yaparsa taklit ediyordu.
            Bunlara göre, ancak Batılılar insandır. Saygıdeğer kimselerdir. Niçin? Batılıların paraları var, güçleri var da onun için.
            Bizler artık yoksul olmuşuz, iyiliklerimiz de değersiz olmuştur. Paraları olanların ise kötülükleri bile sanat olmuştur.
            Onlar hepimizi maymun yapmak istiyor: Profesörlerimiz, ozanlarımız, büyüklerimizi, sanatçılarımız, filozoflarımızı, kadınlarımızı, erkeklerimizi, yaşantılarımızı, kentlerimizi, ailelerimizi, çocuklarımız bile…
            Onlar, ancak bir şeyden korkuyor, kendilerini, artık “taklit” etmememizden korkuyor.
            Nasıl olur da oları taklit etmeyiz? Kendimizi “anlayabildiğimiz” sürece.
            Onlar, ancak “anlamak”tan korkuyor. Güçlü de olsan, onlar senin bedeninden korkmazlar. İnekten daha iri olamazsın ki seni sağsınlar, eşekten daha güçlü olamazsın ki yüklesinler, attan daha hızlı koşamazsın ki binsinler.
            Onlar senin “düşünme”nden korkuyor.
            “Düşünebilen” yetişkinler gereksiz şeyler düşünmeli, çocukları da öyle yetiştirmeli ki öğrenecekleri biricik şey kesinlikle “düşünmemek” olsun. Tertemiz, şişko, etliye sütlüye karışmayan, şen şakrak, güleç… çocuklar.
            Bağışlayınız!
            Ne yapsınlar! Öyle bir işe girmeliler ki beyinlerine başlarından gözlerine “aktarmalı”. Nasıl mı? Çok yeni bir Amerikan yöntemi olan: İşitsel, görsel yollarla.
            Bu, ancak gözlerin işlesin demek. Bu, ancak kulakların işlesin demek. Niçin mi? Gizlediklerini anlamaman için, örtüler altında gizlenerek, ses çıkarmadan yaptıkları işleri anlamaman için.
            Onların getirdikleri de götürdükleri de hem “gizlice” oluyor, hem de “sessizce”.
            Çocuklarımız, duvarı tırmanarak pencereden içeri giren hırsız kediyi hem görüyorlar, hem de yumuşak sessiz ayak seslerini duyuyorlar.
            Oysa çocuklarımız “anlıyor”. Bu çölün yalın ayaklı çocuklarının keskin gözlerinde çakmakta olan şimşeği görmüyor musunuz?
            Evet, çocuklarımız her şeyi anlar.
            Dünyayı, ahireti, dünyadaki her şeyi, her şeyin devinimini, anlamsızlığını, anlamlılığı, ahireti, kendi için olmayı, toplumu için olmayı, Tanrı için olmayı, şehadeti, …
            “Birleme”yi
                         “Bir
                               önünde
                                    - sonsuz sayıda -
                                               sıfırlar”ı bile.


Alıntı:  Ali Şeraiti

2 yorum:

sakineelif dedi ki...

Allah razı olsun...

aileBiz dedi ki...

Sizden de Allah razı olsun... Siz de Allah'tan...

En Son İki Kızım Vardı!

Kalıcılık için "kalem" şart. Ertelediklerimin yarısı uçup gidiyor. Ara verdikten sonra yeniden yazmak heyecanlı ve garip. Ar...