27 Aralık 2010 Pazartesi

Kadın Psikolojisi Dersleri

Üniversiteli genç bayanlarla ilkini düzenlediğimiz ve güzel geribildirimler aldığımız, karşılıklı memnuniyetle sürdürdüğümüz ‘Kadın Psikolojisi’ derslerinin bundan sonraki programı aşağıdaki gibi;
15 Ocak 2011 Cumartesi
29 Ocak 2011 Cumartesi
26 Şubat 2011 Cumartesi
2 Nisan 2011 Cumartesi
7 Mayıs 2011 Cumartesi
21 Mayıs 2011 Cumartesi
4 Haziran 2011 Cumartesi 

Dersler de Nevzat Tarhan’ın “Kadın Psikolojisi” adlı kitabını takip ederek bireysel ve sosyal manada bilmediklerimizi tamamlamak ve öğrendiğimiz doğrularla hayatımıza daha iyi yön vermek için bir araya geliyoruz. Uzun bir cümle oldu!:)

İlkini gerçekleştirdik bu derslerin. Karşılıklı diyalog ve katılımların olduğu, dinleyicilerin konudan uzaklaşmadan dinlediği keyif verici bir birliktelikti. İnşaAllah kalan derslerde amaca uygun, muhabbetle geçer. Deneyimlerimi buraya aktarmaya çalışacağım.
Vesselam… 

21 Aralık 2010 Salı

İlk Annelikler Bunlar..

Kadınların annelik duyguları biyolojik ve içten gelen, erkeklerin babalık duyguları ise öğrenilerek kazanılan bir yetidir, derler. Bence anneliğin öğrenilen kısmı biyolojik olarak getirdiğimizden çok daha fazla…

Bebeğimin doğumu, onu ilk kez kucağıma alışım, emzirişim gerçekten tarifsiz bir annelik hissi yaşatıyor.  Ama aşı oluşu da bunlar kadar önemli benim için; babası aşı yaptırmak için odaya girdi, aşılarını yaptılar ve tabii ki Zynp Hnn’nin ağlama sesi! Sonra ben aldım hemen göz göze geldik kızımla, bağrıma bastım, emzirdim ve sustu ama acısı ve korkusu yineliyor olacak ki tekrar içli içli ağlıyor, sonra susuyor. O an benim için önemliydi; “Evet Zynp Hnn’nin annesi benim ve yaşadığı diğer sıkıntılarda da onu böyle bağrıma basmalıyım.” dedim. 


Şimdi hasta. başında bekliyorum, terledi mi, ateşi mi çıktı, burnu mu tıkalı??  tekrar tekrar “anneyim” diyorum ve öğreniyorum anneliği… zeynep mi . o uykusunda da sayıklıyor, anladığım kadarıyla "ondigo ondigo bıgıdı " diyor:) 

16 Aralık 2010 Perşembe

Çocuklarımız Anlıyor


Kişi yoksul olunca iyilikleri bile aşağılanır. Oysa güçlü olan, altını olan kimselerin, “kötülükler”i, “sanat” olarak görülür, “saçmalıklar”ı “önemli sözler” misçesine dinlenir, yersiz. Tiksindirici geğirmeleri, felsefe, bilim, din olarak anlaşılır, “soğuk, ilgisiz şakaları” bile dinleyicileri gülmekten öldürür.
            Uluslar da böyledir.
            Biz Müslümanların, parası, gücü olduğu dönemlerde, İspanyol ve İtalyan üniversite öğretim görevlileri ile Avrupalı filozoflarla bilginler ders vermek istediklerinde, bizim mollalarımızın hırkaları ile cübbelerini üzerlerine alır, kendilerini, İbn-i Sina, Razi ile Gazali’ye benzetirlerdi.
            Yine, bizim üniversite öğretim görevlilerimizin bugün, törenlerde giydiği giysilerde Batılılardan alınıyor. Kendilerini Kant’a, Descartes’e benzeterek İspanyol, İtalyan, Fransız, İngiliz üniversite öğretim görevlileri gibi biçimlendirmek istiyorlar.
            Hıristiyan zanaatçılar, Avrupa’da, göz boyamak istediklerinde mallarının üzerine “Allah” markası basarlardı. Yani, bu Avrupa yapımı değildir. Belh, Buhara, Tus, Rey, Bağdat, Şam, Mısır, İstanbul, Gırnata, Kurtuba, Endülüs yapımıdır. Haçlarının üzerine bile “Allah” markası basarlardı.
            Haçlı savaşları olunca onlar bizi kıyımdan geçirdiler, biz ise birbirimizi kıyımdan geçirdik. Hıristiyanlar ve Yahudiler bir oldular, Müslümanlar ise yüz bölüme ayrıldılar. Sünnî Şiî’yi, Şiî Sünnî’yi, Türk İranlı’yı, İranlı Arap’ı, Arap Berberî’yi, Berberî Tatar’ı kıyımdan geçirdi. Yine kendi aralarında, çekişme, düşmanlık, kötümserlik, savaş, tartışma… uzun boylu, başı yukarıda olanlar, başı aşağıda olanlar, kimi şeyh, kimi sofu, kimi gerici, kimi ilerici…
            Dünya haritasını önüne koy. Fars Körfezi’nden İspanya’ya bir çizgi çiz, oradan Çin’e başka bir çizgi daha çiz. İşte bu üçgen “İslam Yurdu”ydu: Bir millet, bir inanç, bir kitap.
            Şimdi ise?
            Bir mezhebin, bir dilin, bir yerin Müslümanları, bir mescitte yedi türlü “toplu” namaz kılıyor.     
            Kardeşler arasında yetmiş iki ulus savaşları başladı. Bütün uluslar İslam’ı bıraktı, ölmüş öykülerin, eski örenlerin, çürümüş kemiklerin ardına düştü… “Tanrı”yı unuttular, yerine “Toprak”ı koydular.
            Hepimizin başını, toprak oyunu, kan oyunu, bölüklere ayrılma, topluluklara ayrılma, anlamsız savaşlar, gereksiz düşüncelerle bağladılar. Hepimizi ninnilerle uyuttular, Batılılarda Moğollar gibi: “Geldiler, yaktılar, götürdüler…”
            Ancak gitmediler.
            Biz ise, ya başız kendimize bağlıydı da görmek istemedik, ya birbirimize düşmüştük de göremedik.
            Ya da hepten cahiliye dönemine, gömüt arkalarına dönmüştük de, yoktuk da görmedik.
            Onlar uyandı, biz uyuduk. Hıristiyan ile Yahudiler bir oldu, biz yüz olduk. Onlar, varlıklanarak güçlendiler, biz yoksullaşarak güçsüzleştik.
            Durumumuz ise;
            Bir bölümümüz, eski çekişmeleri sürdürüyor, yeryüzünde neler olup bittiğini bilmiyordu.
            Yeryüzünün kimlerin elinde olduğunu anlamayan başka bir bölümümüz ise oturmuş, maymunlar gibi beyefendileri izliyor, onlar ne yaparsa taklit ediyordu.
            Bunlara göre, ancak Batılılar insandır. Saygıdeğer kimselerdir. Niçin? Batılıların paraları var, güçleri var da onun için.
            Bizler artık yoksul olmuşuz, iyiliklerimiz de değersiz olmuştur. Paraları olanların ise kötülükleri bile sanat olmuştur.
            Onlar hepimizi maymun yapmak istiyor: Profesörlerimiz, ozanlarımız, büyüklerimizi, sanatçılarımız, filozoflarımızı, kadınlarımızı, erkeklerimizi, yaşantılarımızı, kentlerimizi, ailelerimizi, çocuklarımız bile…
            Onlar, ancak bir şeyden korkuyor, kendilerini, artık “taklit” etmememizden korkuyor.
            Nasıl olur da oları taklit etmeyiz? Kendimizi “anlayabildiğimiz” sürece.
            Onlar, ancak “anlamak”tan korkuyor. Güçlü de olsan, onlar senin bedeninden korkmazlar. İnekten daha iri olamazsın ki seni sağsınlar, eşekten daha güçlü olamazsın ki yüklesinler, attan daha hızlı koşamazsın ki binsinler.
            Onlar senin “düşünme”nden korkuyor.
            “Düşünebilen” yetişkinler gereksiz şeyler düşünmeli, çocukları da öyle yetiştirmeli ki öğrenecekleri biricik şey kesinlikle “düşünmemek” olsun. Tertemiz, şişko, etliye sütlüye karışmayan, şen şakrak, güleç… çocuklar.
            Bağışlayınız!
            Ne yapsınlar! Öyle bir işe girmeliler ki beyinlerine başlarından gözlerine “aktarmalı”. Nasıl mı? Çok yeni bir Amerikan yöntemi olan: İşitsel, görsel yollarla.
            Bu, ancak gözlerin işlesin demek. Bu, ancak kulakların işlesin demek. Niçin mi? Gizlediklerini anlamaman için, örtüler altında gizlenerek, ses çıkarmadan yaptıkları işleri anlamaman için.
            Onların getirdikleri de götürdükleri de hem “gizlice” oluyor, hem de “sessizce”.
            Çocuklarımız, duvarı tırmanarak pencereden içeri giren hırsız kediyi hem görüyorlar, hem de yumuşak sessiz ayak seslerini duyuyorlar.
            Oysa çocuklarımız “anlıyor”. Bu çölün yalın ayaklı çocuklarının keskin gözlerinde çakmakta olan şimşeği görmüyor musunuz?
            Evet, çocuklarımız her şeyi anlar.
            Dünyayı, ahireti, dünyadaki her şeyi, her şeyin devinimini, anlamsızlığını, anlamlılığı, ahireti, kendi için olmayı, toplumu için olmayı, Tanrı için olmayı, şehadeti, …
            “Birleme”yi
                         “Bir
                               önünde
                                    - sonsuz sayıda -
                                               sıfırlar”ı bile.


Alıntı:  Ali Şeraiti

15 Aralık 2010 Çarşamba

Zynp Hnn

Çook hızlı büyüyorlar, acaba bizde aynı hızda yaşlanıyormuyuz?! Neyse bakalım, kızımızın bu gelişimini takip etmek gerçekten çok heyecanlı. Örneğin daha dün ayağa kalkamazken bir de baktık koltuğu tuttu kalktı sıpa!:) Heyecan, sevinç, şaşkınlık! Hemen bir fotoğraf makinesi bulayım da çekeyim diyorsunuz, tabii istisnalar hariç "ilk"leri çekemiyorsunuz ancak ikincileri...


Sadece ilk çocuğa has kalacak olan ayrıntılı notlar!!


1 aylık başını kısa süreli tutabildi
1,5  aylık sosyal gülümseme başladı
1,5 aylık agulama başladı
3 aylık ayaklarını tutmaya başladı
3,5 aylık dönmeye başladı önümüzdeki iki ay boyunca her yere dönerek gidiyordu!:) Bu dönemde düşmelere dikkat!
6 aylık ilk dişlerimiz çıktı
6 aylık emekleme duruşunda duruyordu
7 aylık aktif emekleme başladı 
7 aylık anne, baba, dede, mama demeye başladı
8 aylık üstten dört diş neredeyse aynı anda çıkmaya başladı, altı dişli canavarım!:)
8 aylık tutunup ayağa kalktı, tutunarak yürüdü, desteksiz ayakta durabildi
8 aylık acayiiip mimik yapıyor, kaşımı çatıyorum çatıyor, ardından gülüyorum gülüyor! :D


9,5 aylık (bu yeni olduğundan tarihi hatırlıyorum 6 Aralık!:)) 3 adım desteksiz yürüdü ama aktif yürüme henüz yok

10 Aralık 2010 Cuma

İlk Yazı

Aslında bu yazıyı bir buçuk yıl önce Haziran'09'da yazmayı istemiştim. Bugün yarın derken zaman çabuk geçmiş anlaşılan... 
Bu blogu neden oluşturuyorum?
Bu yazdıklarımı bir deftere yazıp da orada da kayıt altında tutabilirdim ama zamane insanıyız her işimize bilgisayarı, interneti bulaştırmak zorundayız!:) Bu da var da bir blog yapmanın nedeni "paylaşım, iletişim" olsa gerek. İsmini cismini bilmesen de yapıp oluşturduklarımızdan faydalanma sahası işte...


Bloga ve ya deftere geçmişle ilgili anıları, duyguları, düşünceleri bir yere kaydetmek gerek bence. Zaman geçince dönüp geridekilere bakmak güzel oluyor. Yoksa unutup gitmeye meyilliyiz...



BİSMİLLAH...

Yoksa sen yaptığın işe besmelesiz mi girişiyorsun? 


Bismillah demek, Ben bu işi Allah sayesinde yapıyorum demektir...
Bismillah demek, Ben bu işe Allah'ı dahil ediyorum demektir...
Bismillah demek, Allah'tan yardım istiyorum demek...
Bismillah demek, Ben bu işi Allah'a ısmarlıyorum demektir...




(Alıntı: M.İslamoğlu)

En Son İki Kızım Vardı!

Kalıcılık için "kalem" şart. Ertelediklerimin yarısı uçup gidiyor. Ara verdikten sonra yeniden yazmak heyecanlı ve garip. Ar...